“Doğu herhangi bir şeyden hiçbir zaman
kuşkulanmaz orada her şey mümkündür.”
Nerval

Roman 2014’te “Sedat Simavi Roman Ödülü” almış. Can Yayınları tarafından basılmış. Ben 3. Baskısını okudum. Marsilya’dan yola çıkan bir gemiyle İstanbul’a gelen Fuat’ın Paris’teki arkadaşına 21 Ağustos 1908’den 1908’in belirsiz bir tarihine kadar yazdığı mektuplardan oluşan roman, bir avukatın sahafta Fransızca yazılmış bir defteri Türkçeye çevirdiğini anlattığı bölümle başlıyor.
Murat Gülsoy ” İçinde Doğu-Batı çatışması, kimlik, delilik, İstanbul olan bir roman yazmak arzusu Beşir Fuat figüründe kristalleşti.” diyerek açıklıyor romanı yazmaktaki amacını. Peki Beşir Fuat kim?
Wikiwand’ın Beşir Fuad maddesi: “Türk asker, çevirmen, gazeteci, fikir adamı. Tanzimat Dönemi’nde bilim, felsefe, edebiyat eleştirisi, biyografi alanlarında eser vermiş sıradışı bir Osmanlı aydınıdır. Sıradışılığı, romantizm akımının etkisindeki diğer Tanzimat aydınlarından farklı olarak edebiyatta realizmi ve natüralizmi ; felsefede pozitvizm ve materyalizmi benimsemesindendir. 35 yaşında bileklerini keserek hayatına son veren Beşir Fuad’ın bir bilimsel deney gibi gerçekleştirdiği intiharı, o zamana kadar intihar kavramına yabancı olan Osmanlı toplumunda ve basında geniş yankı bulmuş; İstanbul’da bir intihar salgını başlatmıştır.”
İlk materyalist; Fransızca, Almanca ve İngilizceyi çok iyi bilen bir entelektüel… Ama mutsuz bir evliliği var, çocuğunu ufak yaşta kaybetmiş ve annesi akıl hastalığından muzdarip olduğu için delirmekten korkan bir adam Beşir Fuad. Sıradışı bir insan, ölümü de sıradışı… Ölümünden iki yıl önce Mithat Efendi’ye yazdığı mektupta nasıl intihar edeceğini, ölürken hissettiklerini yazacağını ve kadavra sıkıntısı çeken Tıbbiye’ye cesedini bağışlayarak ölümüyle de bilime hizmet edeceğini anlatır.
Daha otuz beş yaşındayken trajik bir ölümle hayattan vazgeçen Beşir Fuad var bu romanda. İstanbul var, mitoloji var, doğu batı çatışması, aşk var… Geçmişin yakamızı bırakmayan gölgeleri ve geleceğin hayalleriyle birlikte…
Romandan bana kalanlar:
- Her nerede aşk varsa orada acı vardır. (Ubi amor, ibi dolor.)
- Âşıklar her şeyi hatırlar. ( Meminerunt omnia amantes.)
- Işık doğudan yükselir. (Ex oriente lux)
- Zaman en büyük katil. (s.60)
- Büyümek, zamanın insandaki tahribatından başka nedir ki…
- Belki de yaşlanmak, geçmişin insanın zihninde daha fazla yer kaplaması.
- Kök salmak böyle bir şeydi muhakkak doğduğun mahalledeki ağaçta birlikte boyatmak merdiven taşları ile aşınmak, toprakla beraber çatlamak…
- Akıl dediğiniz de deliliğin soğukkanlı hali…
- Biz zavallı insanlar, daima mazinin çamurlu kalıntılarıyla ve henüz gelmemiş olanın endişe verici gölgeleriyle boğuşmak zorundayız.
- Osmanlı’nın üzerinde bir hürriyet hayaleti dolanıyor ama nihayete varacak mı emin değilim.”, “Eğer halk hürriyete hazır değilse bir despot gider, başkası gelir.
- Türklerin bugününü anlamak için nereden geldiklerini bilmek mecburiyetindesiniz. İnsanın hususiyetleri asırlar boyunca içinde yaşadığı şartlardan kaynaklanır Türkler esasen Orta Asya halkıdırlar. Göçebedirler, çobanlık yaparlar. Geniş Asya steplerini muhayyilenizde canlandırın. İnsanı kaderci yapan sert bir iklim… Böyle bir hayat içinde, çetin tabiat şartlarında hayat mücadelesi verirken insanın kabilesine tam manası ile itimat etmesi gerekir. O sebepten Türklerde reise biat her şeyden önde gelir.
GÖLGELER VE HAYALLER ŞEHRİ İSTANBUL
- İstanbul’da yaşamak sonsuz bir seyahat hâli demekmiş.
- İstanbul’u fethetmek diye bir şey mümkün değildir İstanbul fethedilemez İstanbul fetheder.
- Burası Dünyanın başşehri… Dünyanın merkezi… Doğu da burada başlıyor batı da… Bir kapı İstanbul…
- İSTANBUL: Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehrin resmî adı Kostantiniyye’dir. Şimdiki tarihî yarımadanın olduğu yere Asitane, Dersaadet veya İstanbul İstanbul adı, Rumca “şehre doğru” anlamına gelen eis ten polin deyişinden bozularak dilimize yerleşmiştir. Ancak Evliya Çelebi’ye göre burada çok Müslüman yaşadığı için İslambol denmiş, zamanla İstanbul’a dönüşmüştür.
- Tarabya semtine havasının, suyunun güzelliği nedeniyle “Therapia” denmiş.
- Üsküdar ya da Skutari “kalkan” manasına geliyormuş. Bazıları İo’nun buradan karaya çıktığını yazıyor.


