Hani eski Türk filmlerinde Roma’ya tatile giderler veya “Evropa tatili” dediklerinde ilk durak Roma’dır ya. İşte ben tee o zamanlardan beri merak eder dururdum bu romantik şehri. Kısmet elli altıncı yaşımaymış, 2018’in Temmuz’unda oğlum ve eşimle beraber gezmeye imiş bu güzel şehri.
Havaalanından şehir merkezine giderken Roma tabelasını gördüğümde “Bütün Yollar Roma’ya Çıkar” sözü geldi aklıma. Sonra merak ettim, biraz araştırınca öğrendim ki bu söz Roma için değil Yeni Roma yani Konstantinople, yani İstanbul için söylenmiş. Bunun ayrı bir öyküsü var.

Roma’da ilk durağımız Termini İstasyonu oldu. İstasyon için, Roma’ya çıkan bütün yolların kesiştiği yer denebilir. Çok büyük ve düzenli. Şehrin birçok yerine giden metro ve otobüslerin başlangıç noktası aynı zamanda. İstasyonun gece geç saatlerde tekin olmadığı söyleniyor. Roma’da kaldığımız üç gün boyunca en çok uğradığımız yer burasıydı. Otelimiz, istasyonun hemen bitişiğindeydi ve tarihi bir binaydı.
Roma, adını kendisini kuran iki kardeş olan Romulus ve Romus’tan almış. Efsaneye göre bu iki kardeş, Roma’nın içinden geçen Tiber nehrine atılır. Çocukları taşıyan sepet, nehrin kıyıya yakın bir yerinde devrilir, çocuklar çamurun üzerinde kalır. Dişi bir kurt, çocukları inine götürür, onları kendi sütüyle besler. Bu nedenle Roma’nın sembolü olarak şehrin hemen her yerinde iki küçük çocuğu emziren dişi kurdu temsil eden heykellere rastlamak mümkün. Bu efsanede de bir kardeş kavgası söz konusu. Nehre bırakıldıkları bölgede kendi şehirlerini kurma ödülünü alan kardeşler arasında şehre verilecek isim konusunda bir kavga çıkar. Sonuçta Romulus, kardeşini öldürerek şehre kendi adını verir.
395 yılında kavimler göçünün etkisi, iç ve dış savaşlar nedeniyle Roma İmparatorluğu; Batı ve Doğu diye ikiye ayrılmış. 476 yılında önce Batı Roma, 1453 yılında ise Doğu Roma (16. yüzyıldan itibaren Bizans olarak adlandırılmış) yıkılmış. 1861 yılında İtalya Krallığı kurulmuş ve Roma başkent olmuş. 1946 yılında ise krallıktan cumhuriyete geçilmiş.
Kuruluşunun ardından Roma Krallığına, Roma Cumhuriyetine, Roma İmparatorluğuna da başkentlik yapmış olan Roma; halen Lazio Bölgesinin ve İtalya’nın başkenti. 2800 yıllık bir tarihî mirasa evsahipliği yapan şehir, adeta bir açık hava müzesi görünümünde. Tiber nehrinin iki tarafında, tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerinde konumlanmış.
Kolezyum:


Roma’nın simgelerinden biri olan Kolezyum, 2007’de Dünyanın Yeni Yedi Harikasından biri seçilmiş. Burada daha önce İmparator Neron’un sarayı varmış. Neron’un ölümünden sonra yapılan kanlı savaşlarda saray da yakılmış. Neron’un arkasından gelen İmparator Vespasion zamanında başlayan Kolezyum’un inşaatı on yıldan fazla sürmüş ve Kolezyum, İmparator Titus tarafından M.S. 80 yılında tamamlanmış. Yüz gün süren açılış törenlerinde beş bin hayvan ve yüzlerce insan kurban edilmiş. Bir söylentiye göre Titus, Kolezyum’un aynını yapmasın diye buranın mimarını hayvanlara yem olarak vermiş. Daha açılış törenlerinde büyük bir vahşetin yaşandığı Kolezyum’da, yüzlerce insan ve binlerce hayvanın can vermesi bir seyir malzemesi gibi izlenmiş. Sadece açılışında değil kullanıldığı üç yüz yıl boyunca üç yüz bin insanın can verdiği bir yer burası. İnsanoğlunun bu kadar vahşi olacağına aklım almıyor desem yanlış söylemiş olurum. Çünkü tarihin sayfaları kanla, vahşetle yazılmış çoğunca… Ne kadar harika bir yapı olursa olsun, Kolezyum’u gezerken geçmişte yaşanan vahşeti düşündükçe zulmün uğultusunu yüreğimde hissettim.

Antik Roma’da ölümü temsil eden iki bin yaşındaki bu yapı, günümüzde ise ölüm cezasına muhalefetin bir simgesine dönüşmüş. Dünyanın herhangi bir yerinde ölüm cezası kalktığında Kolezyum’un ışıkları bir hafta boyunca gece gündüz açık bırakılıyormuş. En azından bu yönüyle teselli edici.
Konstantin Takı:

Palatino Tepesi
Kolezyum’dan çıktığımızda hemen karşımızda bulduğumuz Palatino Tepesi, Roma’nın kurulduğu yedi tepenin en eskisi. Romulus ve Romus’un, dişi bir kurt tarafından büyütüldüğü mağaranın burada olduğu söyleniyor. Kral tepesi de denebilir çünkü Eski Roma’da krallar, bu tepede yaşıyormuş. Bu nedenle Palatino Tepesi’nde o döneme ait devlet binaları ve yöneticilerin evleri bulunuyor.
Tepede İmparator Augustus’un ve eşi Livia’nın evleri başta olmak üzere Kybele Tapınağı, Flavia Sarayı, Farnese Bahçeleri, Hipodrom gibi önemli yapılar yer alıyor. Palatino’da ayrıca küçük bir müze de faaliyet gösteriyor.
Roma Forumu:

Palatino Tepesi ve Kolezyum’dan sonraki durağımız Roma Forumu idi. Artık sadece kalıntılarını gördüğümüz tapınaklar, kemerli sütunlar, bazilikalar, zafer taklarının yer aldığı Forum, geniş bir bölgeyi kaplıyor. Aktif olarak kullanıldığı bin yıl boyunca burası siyasî ve ticarî hayatın merkezi olmuş. Dünyanın en eski yolu üzerinden yürüyerek ulaştığımız Sezar’ın mezarı da Forum’un içinde.
Kolezyum’un kuzeybatısında yer alan Forum, aslında eski Roma’nın mezarlığı imiş. Roma Forumu’nu oluşturan Jules Sezar olsa da buranın en şaşaalı zamanları Roma’nın ilk imparatoru Augustos dönemine denk geliyor. Roma Cumhuriyeti’nin yıkılışına ve Roma İmparatorluğu’nun kuruluşuna tanıklık eden Forum’dan ayrıldığımızda güneş batmak üzereydi ve biz Roma’daki ilk akşamı Piazza Venezia’da karşılıyorduk.
Pantheon:
Roma’daki önemli duraklarımızdan biri de Pantheon’du. İmparator Augustos’un sağ kolu Agrippa tarafından Antik Roma’nın tüm tanrıları için tapınak olarak inşa edilmiş olan Pantheon, yıkıldıktan sonra İmparator Hadrianus tarafından M.S. 125 yılında yeniden yapılmış.


İçindeki Pagan tanrı heykelleri yok edilerek zaman içinde bir katolik kilisesine dönüştürülmüş olan Pantheon’un 43 metre çapındaki kubbesinde ışık ve havanın girdiği occulus adı verilen bir açıklık bulunuyor. İnanışa göre buradan yağmur falan girmiyormuş. Neden bilmem, II. Murat’ın Bursa Muradiye’de bulunan türbesi geliyor aklıma. 1451 yılında ölümünün ardından, vasiyetine uyularak oğlu Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan türbenin kubbesi de açık bırakılmış ve açıklığın altındaki mermer lahitin üzeri de toprakla örtülmüş. Işık ve yağmur girsin diye…
Pantheon, tüm Roma yapıları içinde en iyi korunmuş olanı. M.S 7. yüzyıldan bu yana kilise olarak kullanılmış en eski beton kubbeli bina. Yine de Paris’teki Pantheon kadar etkilendiğimi söyleyemem.
İspanyol Merdivenleri:

Roma’ya kadar gelip İspanyol Merdivenlerine gitmemek olmazdı. İki kez gittik hem de. İki gidişimizde de çok kalabalıktı. Çünkü tüm turistlerin uğrak noktası burası. Merdivenlerin çok yakınında çok ünlü bir dondurmacı da var. Adı Pompi. Gerçekten de methettikleri kadar varmış. Sadece dondurması değil tiramisusu da şahaneydi. Aslında İspanyol Merdivenlerine ikinci gidişimiz daha çok dondurma ve tiramisu içindi. Merdivenlerde bir şey yenilip içilmesine izin verilmiyor. Sadece oturup meydanı izliyorsunuz. Meydan çok hareketli ve sokak şarkıcılarının da uğrak yeri.

Roma’nın en ünlü turistik noktalarından biri olan bu merdivenler, 1723 yılında yapılmış ve 138 basamaktan oluşuyor.
Aşk Çeşmesi:

Adı Trevi havuzu ama ülkemizde Aşk Çeşmesi olarak biliniyor. Buraya uğramazsanız Roma’yı gezmiş olmuyorsunuz sanırım. Biz geceleyin gittik, öyle kalabalıktı ki havuzun kenarında oturacak yer bulmamız çok zor oldu. Aşk Çeşmesi’ne gidenler, dilek tutarak havuza para atıyorlar. İtiraf edeyim ki, ben de dileklerimin gerçekleşmesi için sağ eliyle sol omzunun üzerinden havuza para atanlardanım.
Sant’ Angelo Kalesi:
Vatikan’dan sonra uğradığımız Sant’ Angelo Kalesi, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın tutsak olarak alıkonulduğu yermiş. Çok aramama rağmen Cem Sultan’dan bir ize rastlayamadım. Zaman içinde Papa’nın kalesi ve hapishane olarak da kullanılan kale, 139 yılında İmparator Hadrianus ve ailesi için anıt mezar olarak inşa edilmiş. Kaleden Vatikan’a çeşitli geçitler varmış. Şu anki görünümünü Orta Çağ’da kazanmış.


Biz kalenin en üst noktasına kadar ulaştık. Terrazzo del Angelo denilen yerden Aziz Petrus Bazilikası ve Tiber Nehri’nin manzarası görülmeye değerdi doğrusu. Kaleye giriş ücreti 17 € idi fakat biz Roma Pass ile girdiğimizden ücret ödemedik.

Roma’da kaldığımız üç günün bir gününü Vatikan’a bir gününü de Pompei’ye (Vatikan ve Pompei ayrı bir yazının konusu olacak) ayırdığımızdan gezebildiğimiz yerler bu kadarla sınırlı kaldı. Aslında Roma’ya daha çok zaman ayırmak gerekiyor. Ama yine de herhangi bir turla yapılabilecek olanın daha fazlasını yaptığımızı düşünüyorum. İstediğimiz zaman, istediğimiz yere, istediğimiz kadar zaman ayırmak en iyisi çünkü. Hele öncesinde yeterli araştırma ve plan yapılırsa gezi çok daha verimli ve anlamlı oluyor.


İtalya seyahatimizde yeme içme konusunda da çok şanslıydık. Gitmeden önce araştırdığım yerlerden gerçekten çok memnun kaldık. Kolezyum yakınlarındaki LasaGnaM, etli ve vejetaryen lazanyalar bakımından oldukça iyiydi. Üstelik fiyatlar da oldukça uygundu. Birinci günün akşamında gittiğimiz İspanyol Merdivenleri’nin yakınında bulunan Pastificio da fena değildi. Burası taze makarna yapan ve satan bir dükkan. İki çeşit taze makarna yapıyorlar. Dükkanda oturacak bir yer olmadığından ayakta yedik makarnamızı. Bir tabak makarna 4€ idi, plastik bardakta beyaz şarap ikramıyla. Yine o civarda bulunan ve gezginlerin -belki Romalıların da – gözdesi olan Pompi’nin dondurması bağımlılık yapacak cinsten . Gerçek bir Roma dondurması yedim burada. Tiramisu da çok güzeldi. Yine gitmeden önceki araştırmalarımda bulduğum bir yer vardı ki burası en çok memnun kaldığımız restorandı. La Montecarlo ara sokaklarda bir yerde ama her daim müşterisi var, bizdeki esnaf lokantası görünümünde. Pizza, ravioli ve makarna penne arabic sipariş ettik, eşlikçi olarak beyaz şarap bir de. Montecarlo’nun fiyatları, avronun Türk lirası karşılığını düşünmezsek makul.
Bir not daha: Su, marketlerde daha ucuz. Markette 1,5 litre suya 0,62 sent ödüyorken dışarıda yarım litre suya 1 € ödüyorsunuz.
Bütün yollar Roma’ya çıkar mı bilemem ama Roma’dan çıkan yolların birinden geri dönerken aklımda kalanlar bunlardı… Gönlümde kalan ise, oğlum ve eşimle yaşadığım anlatılması zor, unutulması imkansız, rüya gibi bir İtalya gezisi…
ÇİZMEDE SEYAHAT yazım için bu linke gidebilirsiniz.
Eşimin İtalya fotoğraflarından oluşan videolar
