KANADA GÜNLÜKLERİ-1

YOLCULUK ÖNCESİ

İlk yurt dışı yolculuğum. Yeşil pasaportumu ilk kullanışım ve ilk uzun uçuş. Ve uçuş korkusu biraz da… Daha önce uçağa bindim ama ilk kez aralıksız on saat süren bir uçak yolculuğu yapacağım. Korkuyla karışık heyecan da bileti aldığımız günden itibaren, yani altı ay öncesinden başlıyor.  Gittiğim birkaç doktora soruyorum ne olacak benim hâlim diye… Biri atarax veriyor, diğeri paxill, bir diğeri zanax öneriyor. Hatta aile hekimim, korkudan uçağı indirenler bile var deyince ben daha bir geriliyorum. Kafamda “Gitmesem mi acabalar?” Fakat gitmemek olmaz; biletler, vizeler alınmış. Daha da önemlisi, oğlumun mezuniyetini göreceğim, on sekiz yaşında  tek başına gitme cesareti gösterdiği dünyanın bir ucunda dört yıl yaşadığı şehri, Toronto’yu göreceğim. Onun defalarca yaptığı o uzun uçuşlarda yaşadıklarını anlama fırsatım olacak. Sonra görümcemin eşi de doktor, onunla konuşuyorum. Atarax’ı kullanabileceğimi söylüyor, diğerleri daha ağır çünkü. En son da bütün sağlık sorunlarımızda danıştığımız bir hocamız son noktayı koyuyor uçuş korkusuyla ilgili. Bir iki kadeh bir şey içersem bir şeycik olmazmış. (Hem gidiş hem dönüşte ilaç falan kullanmıyorum. İki kadeh sakinleştiriyor beni. Öyle kapalı yer fobisi filan da olmuyor, uçak öyle büyük ki…  İlk kalkıştaki heyecan haricinde, türbülanstan bile etkilenmiyorum.) Çok şükür, bu anlamda bir sıkıntı yaşamıyorum.

YOLCULUK                                                                                8 Haziran 2016 Çarşamba

Sabah beşte kalkıyoruz. İki saatlik uykum var, çok heyecanlıyım. Hem yol  hem de saatler sonra oğlumu görecek olmanın heyecanı. Her zaman Atatürk Havaalanı’na gidiyorken bu kez taa Torontolara gidiyorum oğlumu almaya. Sabah yedide Budo’da yerimizi alıyoruz. Bileti Air Canada’dan aldığımız için İnternet’te check-in yapamadığımızdan olabildiğince erken havaalanında olmamız gerek. Kabataş’tan taksiye atlıyoruz havaalanına gitmek için. Toronto uçuşu için ayrılmış olan kontuara gittiğimizde henüz kimsenin olmadığını görüyoruz. On beş dakika sonra tekrar geldiğimizde gişenin önünde uzun bir kuyruk oluşmuş bile. Gişe açılmamış ama henüz. Biz de sıraya geçiyoruz. Önümüzde otuz kırk kişilik bir mülteci grubu, bu nedenle de onların işleri ağır gidecek diye endişeleniyoruz da. Neyse gişe açılıyor. Birkaç dakika sonra da mülteciler bize ve çocuklu bir kadına öncelik tanıyorlar. Görevli memurlar öyle kibar ve anlayışlı ki, kontuardaki hanım, uçağın orta sırasındaki üçlü koltuğu bize tahsis ediyor, yanımıza kimse gelmeyecek yani. Güvenlik soruşturmasını yapan görevli elimizdeki yeşil pasaporttan olsa gerek güvenlik soruşturmasına bile gerek olmadığını söyleyerek geçiriyor bizi.

Yolculuk iyi başlıyor anlayacağınız, oysa ne çok büyütmüşüm gözümde. Gümrükten de çok rahat geçiyoruz, o Duty Freelerin bulunduğu alanı hep merak etmişimdir, oğlumu en son gümrük kontrolünden geçtikten sonra uzaktan görür sonrasını merak ederdim. Kapıya gidiniz uyarıları vardır ya elektronik panolarda, eee geçtik işte uluslar arası alana. Burada alışveriş vergisiz ve serbest. Uçağın kalkmasına çok var daha, keşif turu başlıyor.

Yolculuk iyi başlıyor evet, tam zamanında da uçağa alınıyoruz. Uçak ilk defa zamanında kalkacak gibi görünüyor. Anonslar falan yapılıyor fakat birden ortalık karışıyor, bilmem hangi nedenle bir yolcu son anda uçağa binmekten vazgeçiyor. Güvenlik görevlileri kabin bagajı kontrolü yapıyorlar iki kez, sahibi belli olmayan bagaj arıyorlar. Eyvah diyorum, uçuş korkusunun üstüne bir de bu mu derken iki yolcu daha vazgeçiyor uçuştan ve son anda uçağı terk ediyorlar. Tabii bir kez daha bagaj kontrolü…

Kapıda son kontrollerden sonra uçağa alınıyoruz. Kocaman bir uçak bu, dört yüz kişilik bir Boeing 777. İki jet motorlu.
En çok Duty Free’deki parfüm bölümü hoşuma gidiyor. Dünyanın bütün markaları burada, testerleriyle birlikte. Denemek serbest olduğuna göre en pahalı parfümden deniyorum.

 

 

 

 

 

 

Sonrasında uçak   havalanıyor. On saatlik uçuştan sonra Toronto Pearson Havaalanı’nda bir buçuk saat valizlerimizi almak için bekliyoruz. Bizim uçaktan gelen valizlerin bulunduğu bantın çevresinde bir sürü polis beliriyor, bir de polis köpeği… Tedirgin oluyorum biraz. Normalde olmazmış böyle. Mültecilerle ilgiliydi sanırım, sıkı kontrol yapıldı. Birkaç kontrol noktasından sonra bizi bekleyen oğluma kavuşmanın sevinci, bütün sıkıntıları ve yorgunluğu unutturuyor bize. Oğlum, havaalanında bize çay ve peynirli simit ısmarlıyor. Sonra da önce otobüs, sonra metroya binerek üniversite kampüsüne ulaşıyoruz. Kalacağımız yer, oğlumun kaldığı Morrison Hall’e çok yakın. Bir sokak var aramızda. Biz de New College Rezidans’a yerleşiyoruz.

JpegJpeg

Oğluma kavuşmanın mutluluğu her şeye değer…

1. GÜN                                                                                         9 Haziran 2016 Perşembe

Ontario eyaletinin başkenti Toronto’da karşılıyoruz günü. Toronto, Huron Kızılderililerinin “buluşma noktası” anlamında kullandıkları “toran-ten”den almış adını. Gerçi son araştırmalar,  bir önceki sahipleri olan  Mohawk kabilesince kullanılan “ağaçların suyun içinde olduğu yer” anlamına gelen “tkaranto”nun günümüze Toronto olarak evrildiğini ileri sürse de “buluşma noktası” bana daha güzel geliyor. Ne de olsa ayrı geçen beş aydan sonra bu şehirde buluşuyoruz oğlumla.

DSC03440Evden getirilen yiyeceklerle otelde kahvaltıdan sonra kampüste küçük bir tur yapıyoruz. Hemen arka sokağımızda bulunan Morrison Hall’de oğlumun odasını da ziyaret ediyoruz. Oğlumun dört yılı geçti bu binada, en çok merak ettiğim yerlerden biri de burası tabii.

DSC03889Görkemli binalar.. Geleneğe ve geçmişe sahip çıkan muhteşem eğitim kompleksi… Geçmiş dediğimiz de çok eski değil ha; binalar, 100 150 yıllık en fazla… Geçmişi öyle güzel korumuşlar ki, insan kendi üniversitelerini sorgulamadan edemiyor. Kampüs turunda eşim diyor ki: “Eskiden devlet memurlarının yurt dışı görevlerine gönderilme gerekçesi bilginin ve görgünün arttırılmasıydı. Biraz kızardım buna, ne yani görgünün arttırılması da ne demek oluyor diye… Haklıymışlar, bilmek değil asıl görmek gerekiyormuş, görmekmiş bu gezilerin gerekçesi…”

Toronto’daki ilk günümüz şehir turuyla devam ediyor. Tur şirketlerinin düzenlediği şehir turları da var ama biz kendimiz yapıyoruz turumuzu, hem böylesi daha ekonomik. Tanesi 12 Dolar olan toplu taşıma kartlarıyla gün boyunca sınırsız gezme hakkınız var. 

Metroda, otobüste, sokakta dikkatimi ilk çeken,  insanların birbirine gösterdikleri nezaket oldu. Trenden inerken, binecek olanlar sakin bir şekilde bekliyorlar, bizim metrolardaki gibi itiş kakış olmuyor öyle. Kimse omuz atmıyor mesela yolda yürürken, karşıdan gelen birisini gördüklerinde hemen yol açıyor insanlar. Her yerde trafik ışıkları var, kimse kırmızı ışıkta geçmiyor. Ara sokaklarda taşıtlar, yola çıkan bir yaya gördüklerinde hemen duruyorlar ve geçiş önceliğini yayaya veriyorlar. Diyorum ya, gerçekten insanlar çok saygılı… Devlet de insana, yayaya saygılı… Yaya kaldırımı olmayan bir tek sokak yok. En işlek caddelerde bisiklet yolları…

DSC03810Sokaklarda bir tane başıboş, sahipsiz hayvana rastlamak mümkün değil, en azından ben görmedim. Sahipsiz hayvanlar için Ontario Gölü’nün kenarına, şehrin en işlek caddelerinden birine barınak yapmışlar, ama ne barınak…

Az da olsa sahipsiz, kimsesiz insanlar gördüm ama sokaklarda, dileniyorlardı. Parklarda evcil hayvanların dışında sincaplar ve rakunlara rastlamak da mümkündü. Kampüsün hemen yanında kocaman bir park vardı yemyeşil, hemen sordum oğluma mangal yapan olmuyor mu buralarda diye… Öyle ya bizim oralarda gördüğümüz her ağaç dibine hemen yayılıveren, şehir içi dışı demeden mangalını yapıp yiyip içip  pisliğini orada bırakan insanları gördükten sonra bu parklar, bana el değmemiş gibi geldi, evet çok iyi temizliyorlardı ama daha da önemlisi insanlar temiz tutuyorlardı, bu bir kültürdü, görgüydü buralarda.

Temizlikten söz açmışken tuvaletlerden de bahsetmemek olmaz. Havaalanında, otelde veya şehrin gezdiğimiz diğer yerlerinde bütün umumi tuvaletler; kapısında kilide, rezervuar aksamına kadar aynıydı ve hepsi de çok temizdi, gerçekten… Sıvı sabun, kağıt havlu… Bir tek eksik vardı, taharet musluğu… Evet onun olmaması büyük eksiklik…

Ziyaret etttiğimiz yerlerden biri de St James Katedraliydi.

DSC03495

DSC03484

DSC03503
St. James Cathedral… Toronto’nun ilk katedrali… Vitraylarında İsa’nın hikâyesinin, Hıristiyanlığın doğuşunun  anlatıldığı camlar çok dikkat çekici.

 

 

 

 

  • DSC03532St Lawrance Market: Yiyecek içecek satılan bir pazar yeri diyelim. Başlangıçta sizi çeken kokular, biraz içeride kaldıktan sonra kaçırıyor. Alışmadığım et ürünlerinden mi nedir, sokağa çıktıktan sonra da bir süre peşimi bırakmadı o ağır koku.
  • Bir de artık Kanadalı olmuş bir komşuyla tanıştık Lawrance Market’te… DSC03544Tam bir Akdeniz insanı… Bu özelliğini yitirmemiş, uzun yıllardır burada olmasına karşın. Çok sıcak, çok konuşkan… Yunanlı, orta yaşlarda… Marketin içinde bir kuru yemiş dükkânı işletiyor. Neredeyse on beş dakika konuştuk ayak üstü, konuştuk derken benim konuştuğum anlaşılmasın, ben tam bir dinleyici olarak bile katılamadım sohbete… Dil bilmemenin eksikliği diyelim… Bizimkilerin, onun yanından ayrıldıktan sonra anlattıklarına göre, bize çok dostça şeyler söylemiş. Kadim Türk – Yunan düşmanlığı onu hiç ilgilendirmiyor örneğin. Derler ya devletler düşmandır, halklar değil diye, bunun somut bir göstergesi oldu objektife dostça verdiğimiz poz…

DSC03590

DSC03648

 

 

 

GOODERHAM WORTS: Eski şarap fabrikası… Yine eski ama güzel… Tarihe sahip çıkmanın bir başka güzel örneği…Karnımızı doyurduğumuz, güzel bir neskafeyle mola verdiğimiz mekan…”Kaldırım taşları eğimlidir, dikkat edin!” diye uyarı yazısı asmışlar girişe… El işi çantalara hayran kaldım en çok.

DSC03724DSC03698

Toronto’ya çakma New York diyorlar, boşuna dememişler bence… Baş döndüren gökdelenler birbiri ardına sıralanmış, şehrin en işlek caddelerinden biri olan Bay Street’te. Camlarında yangın çıkan Üsküdar der Necip Fazıl…  Burada camları altın kaplanmış iki bina gördüm. Akşam güneşinde pırıl pırıl altın yangını…

DSC03717DSC03727UNION STATION: Eski Gar binası. Bizim Haydarpaşa Garı’na benziyor, benzemeyen yanı, kaderi… Kanadalılar, bu eski garı kaderine terk etmemişler, otel veya başka bir şey yapmamışlar, ülkenin en işlek garı… Bizimki ise çoktan rantiyenin eline geçti…

DSC03757

FORK YORK BLUD(1793) : Amerikalıların denizden (Ontario Gölü’nden yani, deniz demek daha doğru sanki, çünkü bizim Marmara Denizi büyüklüğünde.) gelen saldırılarına karşı yapılmış bir kale… Öyle bizimki gibi surlar falan yok. Birkaç top falan… Amerikalıların saldırılarına Kanadalılar da gidip şu anda Beyaz Saray denen hükümet binasını yakarak cevap vermişler. Yangından sonra Amerikalılar binayı beyaza boyadıkları için başkanlık sarayı, White House (Beyaz Ev) bizim deyişimizle Beyaz Saray (sarayları çok severiz ya) adını almış. 

 

 

 

 

DSC03838

 

 

 

  • Kapanışı Kaptan Swing’in gölünün, yani Ontario Gölü’nün kıyısındaki bir restoranda yediğimiz bizimkiler kadar olmasa da güzel ama pahalı bir yemekle yaptık. Mezuniyet yemeği tabii, olacak o kadar…
DSC03788
WESTHERN CHANNEL: Dünyanın en kısa süreli feribot seferleri burada yapılıyor. Yolculuk sadece 9 saniye sürüyormuş. Uçakların inip kalktığı adaya…

 

Hava serin biraz… Haziran gibi değil… Havasını sevdiğim memleketim… Dört mevsimine kurban olurum senin.

One comment

  1. Seyhan’cığım güzel anlatımını bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederim. Tekrar oğluşunu ve sizleri tebrik ediyorum. Selamlar ve sevgiler.😘

    ASUS’umdan gönderildi.

leyla yıldız için bir cevap yazın Cevabı iptal et