Zülfü Livaneli’nin SERENAD’ı Üzerine (Oğuzhan CAN)

AÇIKLAMA: Aşağıda okuyacağınız yazı, oğlum Oğuzhan Can’ın Toronto Üniversitesi Fizik Bölümünde okuduğu yıllarda (2012-2016) Seçmeli Edebiyat Dersi için hazırladığı bir ödevdir. Emek ürünü bu çalışmanın tozlu dosyalarda kalmasına içim elvermediği için bu sayfada paylaşıyorum.

“…

İşler atom reaktörleri işler
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken ölür bir çocuk
ölür bir Japon çocuğu Hiroşima’da
on iki yaşında ve numaralı
ve ne boğmacadan ne menenjitten
ölür bin dokuz yüz elli sekizde
ölür bir Japon çocuğu Hiroşima’da
dokuz yüz kırk beşte doğduğu için

…” (*)

Coğrafyanın olduğu kadar tarihin de kader olduğunu söylüyor Maya, İbn-i Haldun’dan yola çıkarak. Tıpkı Nazım Hikmet gibi, Zülfü Livaneli de masum insanların çektiği acıları anlatıyor bize Serenad’da. Herkesin bilmediği, akıllara durgunluk veren katliamları anlatıyor bize. Her hikâyede ise olan yine insana oluyor. Atom bombasıyla kavrulan ufacık çocuğun, Nazilerin toplama kampında üzerlerinde vahşi deneyler yapılan ya da sırf eğlence olsun diye eziyet edilen Yahudilerin, Mavi Alay olayında Sovyetlerin eline geçmemek için aileleriyle birlikte toplu intihara sürüklenen Kırım Türklerinin ortak kaderi; doğmayı seçmedikleri bir coğrafyada, yine doğmayı seçmedikleri bir tarihte doğup yine parçası olmayı seçmedikleri ırkları yüzünden katledilmeleridir.

Hiç karşılaşmadığımız, hiç tanımadığımız insanlardan nefret etmeyi bize devletler öğretir. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluruz.” ağızlara sakız olmuş bir deyimle. Kendimizden olmayandan nefret etmeyi öğretir, sevmekten önce. Yoksa insanları savaşa gitmeye ikna edemezsiniz. Daha önce birbirini hiç görmemiş, bırakın aralarında herhangi bir sorun olma ihtimali olmasını, birbirlerinin varlıklarından bile haberdar olmayan iki insan birbirlerini ölesiye boğazlayabiliyorsa, bunun sebebi açıkça onlara öğretilen nefrettir. Kitleleri kullanmak için ayrıştırmak, düşman bellediğinizi ötekileştirmek ve nefret duygusunu uyandırmak gerekir. Böylece ortak bir amaçla insanları bir araya getirmek, onları varlıklarından bile haberdar olmadıkları insanlarla karşılaştırmak mümkün olur. Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden biri olan Çanakkale’de ANZAC’lar ile Osmanlı askerleri arasında yaşananları Avusturalyalı bir akademisyen olan John Foster’dan okuyoruz: “…During that halt in hostilities, soldiers from the two armies conversed as best they could and exchanged food and cigarettes until they were forced to return to their trenches and started firing at each other once again. …” (Foster, 2003) Birbirini öldürmeye çalışan askerlerin bu şartlar altında bile bir şeyler paylaşabilmeleri, onların birbirlerinden nefret ettirildiklerini ama aslında sadece insan oldukları için, kaderleri ortak olduğu için birbirlerini anladıklarını, hiç tanımadıkları bu insanlarla aslında bir sorunları olmadığını göstermiyor mu?

Serenad’da kendi benliğimize ve toplumumuzun yapısına bir bakış açısı getiriyor Livaneli. Devletlerin doğal kaynaklar, ekonomik güç gibi şeyler uğrunda çatışmalarının, bu çatışmalarda kazanan olmak için tarafların masum halklarını nasıl kullandığını, onları nasıl etkilediğinin bir eleştirisini yapıyor. Devletlerin bu güç kavgasında ötekileştirmeyi, insanın en güçlü duygularından biri olan nefreti, intikam almayı nasıl kullandıklarına işaret ediyor. Tabii ki devletlerin sınırları zamanla değişiyor. Yeni devletler ortaya çıkıyor, kimileri yıkılıyor. Devletlerin sınırları değiştikçe, farklı devletlerin farklı politikaları yüzünden birbirinden nefret eden insanlar, aynı toplumlarda yaşamaya başlıyor. Ve bu ötekileştirmenin, ayrıştırmanın olumsuz sonuçları yine toplumların yıpranmasına, anlaşmazlıklara, acılara dönüşüyor. Kısaca, iktidar sahiplerinin hırsları; toplumların, masum insanların acı çekmelerine neden oluyor. Yaşadığımız coğrafya; tarih boyunca öylesine dinamik, öylesine çeşitli olmuş ki, burada yaşayan neredeyse herkesin ailesinde bir felaketin, bir dramın izlerine rastlamak mümkün diyor Livaneli Serenad’da. Ermeni meselesine değinerek bu konuda güzel bir örnek veriyor:

Kitabın ana karakteri Maya, bir istihbarat subayı olan abisine Ermeni bir aileden geldiklerini söylediği zaman, abisi Necdet ona “Demek ki bizim de kanımız pismiş.” diyor. Necdet, köken olarak Türk olmadığını öğrendiği zaman hayal kırıklığına uğruyor. Hatta bunu gizlemek istiyor ki, orduda yükselebilsin. Necdet’in bu davranışı aslında bize bunun sadece Necdet’e özgü değil, toplumumuza yansıyan bir sorun olduğunu gösteriyor. Necdet’in bu tavrı, sadece Ermeni olduğu için bir insana karşı ne kadar önyargı ile yaklaşabileceğini veya kendisini bu insanın yerine koymaktan ne denli aciz olabileceğini gösteriyor. Bu insan kendisi olsa bile. Necdet’in bu yaklaşımının sebebi ise kendisine öğretilen nefretten başka bir şey değil. Bu “kendinden olmayandan nefret etme” ortamı, yakın tarihimizi iyi bilmememizden ve geçmişteki olayları yorumlarken bir taraf seçme ve o tarafı kayıtsız şartsız savunma çabasından kaynaklanıyor. Bir insan herhangi bir siyasi grubun parçası ya da bir etnik kökenin mirasçısı olabilir. Fakat bu, o insanın kendisiyle aynı gruba dâhil olan başkalarının geçmişte veya günümüzde yaptığı hatalardan sorumlu tutulacağı anlamına gelmez. Üzerinde düşündüğümüz zaman katılmayacağımız veya doğru bulmayacağımız eylemleri, koşulsuz bir aidiyet duygusuyla kendimizle içten içe çelişerek savunmamız bugün yaşanan birçok çatışmanın temeldeki sebebi. Çünkü bu nefret ortamı, ötekileştirme üzerine kurulu. İnsan ötekileştirilmeyi göze alıp düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, yanlışa yanlış diyebildiği, özeleştiri ve empati yapabildiği zaman birey olarak parçası olduğu grubun zincirlerinden kurtulur ve kangren olmuş kimi sorunlara duygusallıktan uzaklaşarak bakabilir. Bu bakış açısını kazandıktan sonra da doğruyu bulabilmek için olayları doğru bir şekilde analiz edebilmek, öğrenmek gerekir. İşte tam bu noktada tarihini iyi bilmek denkleme dâhil olur.

Türk’üz diyoruz. Ne demek Türk olmak?

Konumu itibariyle ticaret yolları üzerinde bulunan, aynı zamanda çok büyük bir İmparatorluğun merkezini oluşturan Anadolu’nun elbette ki sadece Türklere yurt olduğu söylenemez. Türklere bu coğrafyada Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Çerkezler, Lazlar ve daha adları çok zikredilmeyen birçok etnik grup kader ortağı olmuştur. Derste de konuştuğumuz gibi, Cumhuriyetin kurulduğu süreçte Türk etnik kökeni etrafında bir ulus devlet inşası toplumdaki tüm bireylere aidiyet duygusu kazandırmak açısından ortak bir etnik kimlik kazandırılmasını gerektirmiştir. Tabii ki farklı etnik kökenlerden gelen birçok insana Türk diyebilmek için “Türk” tanımının genelleştirilmesi, tamamen etnik bir köken olarak yorumlanmaması gerekir. 1924 Anayasası, son derece açık bir şekilde bu durumu ifade ediyor: “Madde 88- Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir. …” Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda “Ne mutlu Türküm diyene!” demesi bir ırkçılık söylemi yerine, Türk olmanın bireyin kendi kimliğini nasıl gördüğünden, kendisini ne olarak hissettiğinden ibaret olduğunu vurgulayan bir tanımdır. Yani kısaca, birisi “Türküm” diyebiliyorsa “Türk”tür. Bu etnik köken olan Türklük ile aynı anlama gelmemekle birlikte, bugün toplumu ayrıştıran birçok sorun bu kavram kargaşasından doğar. Bu sorunları tam olarak anlayamadan, çözüm önermek mümkün değildir. Anlamak ise ancak okullarımızda anlatılmayan yakın tarihimizi iyi bilmekle mümkün olur.

Yakın tarihimizin okullarımızda anlatılmamasını açıklamaya çalışalım. Birlik ve bütünlüğü sağlamak için homojenize edilmeye çalışılan toplumumuzda, yakın geçmişte yaşanan tartışmalı olayları gündeme getirerek öğrencileri bu konularda sorgulamaya, düşünmeye teşvik etmek; yerleştirilmek istenen Türklük algısının benimsenmesini zorlaştıracaktır. İlkokul yıllarımızda her sabah üzerine pek de düşünmeden tekrarladığımız andımızı hatırlayalım. Bu durumda tarihimiz olarak kurucuları Türk olsa da, bir imparatorluğa dönüştükçe Türk kimliğini reddeden Osmanlı’nın tarihinin okullarımızda sanki tamamen Türk tarihiymiş gibi anlatılması, bu algı oyununun bir parçası olsa gerek. Osmanlı’nın tarihini elbette öğrenmeliyiz ve öğreniyoruz da. Ancak içinde birçok milleti barındıran “Osmanlı’nın  ‘Türklüğü’, Avrupalıların ona Türk demesinden ve kuruluşunun Türkmen topluluğun devletleşmesinin ürünü olmasından ibarettir ki bu Osmanlı’nın bizzat kendisinin, kesinlikle kabullenmediği bir yargıdır.” (Aydın, 2013)  Erdoğan Aydın’ın Öteki Tarih adlı kitabında bahsettiği üzere, ancak 19. Yüzyılda milliyetçilik akımlarının ortaya çıkması ile birlikte, değişen çağa ayak uydurmak için Osmanlı’nın giriştiği modernleşme çabası Osmanlı’yı Türklükle yeniden özdeşleştirmeye başlamıştır. Yine de Türkleri Osmanlı’nın mirasçısı ya da devamı yerine Osmanlı’ya karşı isyan eden ve bağımsızlığını kazanmak isteyen son millet olarak görmek daha doğru olur.

 

Livaneli, bahsettiğimiz Türk kimliği tanımlanırken sistematik bir biçimde etnik benliklerin unutturulmasını, soy ağacımızı öğrenmek istediğimizde birkaç kuşaktan öteye gidemeyişimizi eleştiriyor. Bu acı dolu geçmişlerin de unutturulmak istenen benliklerin parçası oluşuna, bu benliklerin toplumun kimi kesimlerince utanç kaynağı olarak algılandığına ve belki de öteki olma korkusundan dolayı sır olarak kaldıklarına işaret ediyor.

“…

Uçak alanından sessiz pilotlar
‘H’ bombası yükler tepkililere
ve güneş doğarken güneş doğarken
otomatik silahlarla biçilir üniversitelilerle işçiler
akasya ağaçları bulvarın
pencereler balkondaki saksılar
ve güneş doğarken devlet adamı
konağına döner bir ziyafetten

…”

Parlamentolarda, saraylarda, kapalı kapılar ardında savaş kararları alınırken, iktidar sahipleri acaba bu karşı karşıya getirdikleri yabancıların hikâyelerini düşünüyorlar mı? Struma’daki eşine sahilden yüzlerce metre öteden bakabilirken, insanlık dışı koşullarda hayatta kalmaya çabalayan o insanların neden karaya çıkarılmadığına, neden eşine kavuşamadığına anlam veremiyor Maximilian Wagner. Ancak yıllar sonra Pera Palas’ta bir akşam yemeğinde Maya’ ya söyledikleri bu soruyu cevaplıyor gibi. “Her iktidar öldürür, Kimi daha az, kimi daha çok.” , “Diyorum ki, savaş kararı alacak olan liderin, mesela George Bush’un, bu kararı almak için bir çocuğu elleriyle öldürmesi şartı konsa. Nasıl olsa binlerce çocuğun idam kararını imzalıyor, bunu yapmak için tek bir çocuğun canını alması gerekse iyi olmaz mı? Çünkü kendileri sıcak ofislerinde bir imza atıyor, bir damla kan bile görmeden yaşıyorlar. Ama bombardımanlarda yüz binlerce çocuk ve kadın ölüyor. Başkanın suçu yok, emir kulu pilotun suçu yok, o zaman suç kimde? Bu insanları basılan bir düğme mi öldürüyor?” Nazi zulmünden kaçmaya çalışan yüzlerce insan ölüm kalım mücadelesi verirken, İktidardaki birileri, Struma’nın Filistin’e ulaşmasını istemiyor.

ve insanlık bir kere daha kurşuna diziliyor… (**)

Bu yabancıların kaderleri, yine doğdukları coğrafya tarafından tayin ediliyor. Struma olayında Filistin’e gitmeye çalışan gemiye, Filistin’i o dönemde kontrol altında tutan İngiltere mi, gemi İstanbul açıklarında beklerken onca insanın göz göre göre acı çekmesine ve nihayetinde öldürülmesine seyirci kalan Türkiye mi, onca insanı yaşadıkları yerlerden, doğup büyüdükleri yerlerden, seçmedikleri kimlikleri yüzünden kaçmaya zorlayan, onları sevdiklerinden koparan Naziler mi, yoksa Stalin’in Karadeniz’deki kimliği belirsiz olan her gemiyi batırma talimatını uygulayan Sovyetler mi suçlu? Ortada bir isim yok, ortada savaşlar, ortada politikalar ve daha fazla güç, nüfuz ya da kaynak edinme çabasında olan devletler var. Büyük güçler, yani iktidar sahipleri karar veriyor ve acıları çekenler hep masum insanlar oluyor. Livaneli de Serenad’da tam olarak bunu anlatıyor.

Maya’nın babaannesi Ermeni’dir. Ermeni Tehciri sırasında aileler başlarına neler geleceğini bilmediklerinden ya da daha önce giden kafilelerin başına gelenleri duyduklarından, en azından çocuklarını kurtarmak istiyorlar. Maya’nın babaannesi devlet politikalarının kurbanı olan ailesi tarafından çok sevdikleri Türk komşularına bırakılıyor ve bir süreliğine onların himayesinde kalıyor. Daha sonra ailesinin izinin peşine düştüğü zaman öğreniyor ki, ailesinin de içinde bulunduğu yüzlerce kişilik kafilelerin başına sadece birkaç nöbetçi verilmiş, bunlar da doğal olarak kafileleri eşkıyaların saldırılarından koruyamamış.

Bu coğrafyanın, o tarihteki kaderi…

Her gün bayisinden ekmek aldığımız bakkalımız, otobüste yer verdiğimiz teyze ya da sokakta gördüğümüz o tanımadığımız yüz. Her insan, her aile bilmediğimiz bir hikâye aslında. Öylesine acılar çekmiş ki kimisi, adeta hatırlamıyor kendi hikâyesini. Kimisi ise bilmiyor, bilmeden nefret ediyor ve sonra görüyor ki kendisi aslında o nefret ettiği, haberi yok.

 

İşler atom reaktörleri işler
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken hiç umut yok mu
umut umut umut… umut insanda. (Nazım Hikmet)

OĞUZHAN CAN

Yararlanılan Kaynaklar

Aydın, E. (2013). Öteki Tarih. Literatür Yayınları 5. Baskı.

Foster, J. (2003). No-man’s-land has two sides: A view for children of Gallipoli, 1915, from the Turkish and Australian trenches. Bookbird, 21-27.

Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası. (n.d.).

 

 

Yorum bırakın