TAYYAREYLE ATİNA, ORADAN DA GİRİT…

Çağan Irmak’ın kendi çocukluğundan izler taşıyan “Dedemin İnsanları” filminde, Girit göçmeni Mehmet Efendi, yeşil bir şişeye koyarak denize bıraktığı mektuplarında, Girit’e dönme umudunu ve hiç bitmeyen hasretini dile getirir. Ne yazık ki “Tayyareyle önce Atina, sonra da gemiyle Girit”e gitme hayalini bir türlü gerçekleştiremez. Biz ise  “tayyareyle önce Atina, sonra da Girit” şeklinde kurduğumuz hayali nihayet gerçekleştirebildik.

“Sombahar”ın altın günlerinden birinde, ailece çıktığımız Atina yolculuğu çok keyifliydi. Aylar süren ayrılıktan sonra oğlumuza kavuşmanın mutluluğu, yolculuk sevinciyle katmerlendi. “Mutluluk yaşanmaz, sonradan hatırlanır.” derler ama sanırım bu söz her zaman geçerli değil. En azından benim için. Çünkü ben mutluluğu sadece şimdi hatırlamıyorum; ılık bir eylül sabahında,  mavi Ege’nin gün ışığıyla dans eden sularına bakarken de yaşıyordum.

Bir yakasında Türk, diğerinde Yunan olan Ege’nin iki yakası; kavgalar, savaşlar, krizler yüzünden bir türlü bir araya gelememiş. Türklerin “Adalar Denizi” olarak adlandırdığı bu mavi sular, adını Atina Kralı Aegeus’tan almış. Mitolojik hikâyesini bilen çoktur elbet; bilmeyenler için kısaca hatırlatalım:

Atina’da düzenlenen Panathenaia şenliklerinde Girit Kralı Minos’un oğlu öldürülünce, kral her yıl yedi kız ve yedi erkeğin Minotaur’a kurban edilmesini ister. Atina Kralı Aegeus bu duruma karşı çıkar ve yarı insan yarı boğa Minotaur’u öldürmesi için oğlu Theseus’u Girit’e gönderir. Theseus görevini başarıyla tamamlar; ancak dönüş yolunda gemiye yanlışlıkla beyaz bayrak yerine siyah bayrak çekilir. Oğlunun dönüşünü bekleyen Aegeus, uzakta siyah bayraklı gemiyi görünce kendini denize atar. O günden sonra bu deniz, Aegeus’un adıyla anılır.

Ege veya Adalar Denizi… Adı ne olursa olsun, binlerce metre yukarıdan bakıldığında; insanoğlunu ayıran bayraklar ve sınırlar değil, hepimizin evi olan yeryüzü görünüyor. Her uçak yolculuğumda Sait Faik’in “Ben bayrakları değil, insanları severim” sözü, işte bu nedenle daha anlamlı geliyor bana…

Bizi Atina’ya getiren metal kuşla, “kuşluk vakti”nde iniyoruz Eleftherios Venizelos Havaalanı’na… Girit doğumlu Venizelos, 1910–1933 yılları arasında Yunanistan’da başbakanlık yapmış, “Modern Yunanistan’ın Mimarı” olarak anılan önemli bir siyasetçi. Megali İdea’nın mimarlarından biri olarak, Ege’nin iki yakasında Yunanca konuşan halkları Yunan bayrağı altında birleştirmeyi hedeflemiş; Sevr ve Lozan görüşmelerinde ülkesini temsil etmiş. Hayatının son yıllarını Paris’te sürgünde geçirmiş olmasına rağmen, Yunan halkı onu ulusal bir lider olarak benimsemiş.

Hem Girit isyanlarına hem de Gudi askeri harekâtına verdiği destek nedeniyle Yunan halkının takdirini kazanmış olan Venizelos’a göre,Girit başta olmak üzere Yunanistan’ın ulusal hedefleri  ve Megali İdea’nın gerçekleşmesi için tek yol; Osmanlı’nın Balkan topraklarından atılmasıdır.[1]  “İki kıta beş deniz”den oluşan büyük Yunanistan hayaline 1920 Sevr Antlaşması ile yaklaşılmasına ramak kala, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile rüzgâr, Türkiye’nin lehine döner.

Megali İdea’yı anlatan Yunanistan Krallığı Haritası. Burada “Yunanistan İmparatorluğu” ifadesi kullanılmıştır. (https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/4088/Megali-%C4%B0dea#gallery-1)

1932’de yaşanan ekonomik iflastan sonra büyük Yunanistan hayalinden uzaklaşan Venizelos, daha barışçıl bir siyaset izler. 30 Ekim 1930’da  Türkiye ile dostluk antlaşması imzalar. Dahası, ödül komitesine yazdığı bir mektupla  Atatürk’ü 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterir. Mektubu[2] okuduğumuzda anlarız ki, Türk ve Yunan halkları arasında yüzyıllar süren düşmanlığı sona erdiren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Venizelos Havaalanı’ndan Atina’ya giden trende, coğrafyanın bizimkine ne kadar benzediğini fark ediyorum. Ağaçlar, gökyüzü, insanlar… Aynıyız… Akdeniz insanıyız. Sait Faik düşüyor yine aklıma… Evet, ben de bayrakları değil insanları seviyorum. Keşke bütün dünya buna inansa…

Atina’da ilk gördüğüm yer,  Syntagma Meydanı oluyor. Adını, ülkenin anayasasından alan ve Yunan Parlamentosu’na ev sahipliği yapan Eski Kraliyet Sarayı’nın önünde Evzon askerlerinin her saat başı gerçekleştirdiği nöbet değişimleri turistlerin büyük ilgisini çekiyor. Yunanistan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Birliği’ne bağlı seçkin askerlerin bu tiyatral nöbet değişimi gerçekten de görülmeye değer.

Evzonların kıyafetleri, başlı başına bir semboller bütünü. Askerlerin başındaki kırmızı fes, bağımsızlık uğruna dökülen kanı, şapkanın püskülleri, asker yolu bekleyen kadınların gözyaşlarını temsil ediyor. Beldeki mavi kuşak, denizi ve özgürlüğü simgeliyor. Çivili tabana sahip ağır ayakkabıların ucundaki siyah  ponponlar, eskiden hançer saklamak için  kullanılıyormuş. Beyaz çoraplar ise temizlik ve barışın simgesi. Osmanlı dönemindeki bağımsızlık savaşçıları Klefler ve Armatoller’in kıyafetlerinden esinlenen  bu giysiler arasında en dikkat çekici olanı,  “Fustanella”[3]. Çünkü eteğin üzerindeki 400 pile, Yunanistan’ın Osmanlı egemenliği altındaki dört yüz yılını  unutmamak ve unutturmamak için…

Batı uygarlığının beşiği ve demokrasinin doğum yeri olarak kabul edilen Atina, dünyanın en eski şehirlerinden biri. Antik Yunan ilahlarına inanmadığı ve gençlerin ahlâkını bozduğu gerekçesiyle “Beş Yüzler Meclisi” tarafından idama mahkûm edilen Sokrates, ünlü savunmasını bu şehirde yapmış, ardından baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek yaşamına son vermiş. Öğrencisi Platon, kapısında “Geometri bilmeyen giremez”  yazan ve dünyanın ilk üniversitesi sayılan Akademi’sini burada kurmuş. Platon’un öğrencisi Aristoteles de buralı… Akropolis’in dik yamaçlarında  gezerken, bu büyük filozofların binlerce yıl önce aynı yollarda yürümüş olabileceklerini düşünmek  beni fazlasıyla heyecanlandırıyor.

Antik Çağ’da savunma amaçlı bir kale olan Akropolis, zamanla şehrin koruyucu tanrıçası Athena için inşa edilen tapınaklarla birlikte Atinalılar için kutsal bir mekâna dönüşmüş. Athena onuruna düzenlenen Panethenaia Şenlikleri de burada yapılırmış. Hem dini, hem de kültürel ve sportif etkinlikleri içeren bu şenliklerde, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Homeros’un   “İlyada” ve “Odysseia” destanlarının okunması  bir gelenek hâline gelmiş. Çünkü Homeros’un destanları geçmişi onurlandıran ve ortak değerleri güçlendiren bir kültür hazinesi olarak görülmüş. Akropolis, savunma işlevinin ötesinde, demokrasi, kültür ve sanatın temellerinin atıldığı bir merkeze dönüşmüş; ilk tiyatro oyunları buradaki Dionysos Tiyatrosu’nda sahnelenmiş.

Akropolis, “yukarı şehir” anlamına geliyor. Bu tanımı sonuna kadar hak ediyor gerçekten de. Pire Limanı’na kadar uzanan manzarasıyla şehri tepeden kuşatıyor MÖ 480 yılında  Persler tarafından yağmalanan bu kutsal alan, aradan bir asır bile geçmeden entelektüel dünyanın merkezi hâline gelmiş. Parthenon, Propylaea, Erechtheion ve Athena Nike Tapınağı gibi bugün hâlâ hayranlık uyandıran anıtlar bu dönemde inşa edilmiş. Osmanlı hâkimiyeti sırasında Türk garnizonuna da ev sahipliği yapan Akropolis’te, Erechtheion bir süre harem olarak kullanılmış.

1822’de Yunan egemenliğine girdikten sonra,  Akropolis’i özgün hâline kavuşturmak amacıyla Bizans, Osmanlı ve Fransız dönemlerinden kalan izler birer birer temizlenmiş.

Akropolis hakkında ayrıntılı bilgi vermeyi amaçlamıyorum, çünkü bu bilgilere ulaşmak günümüzde çok kolay. Kaldı ki bir yeri gezdikten sonra aklımızda kalanlar çoğu zaman bilgiler değil, izlenimler oluyor. Soluk soluğa çıktığım dik yokuşun sonunda, Tanrılar diyarına geçişi simgeleyen anıtsal giriş kapısı Propylaia’nın tüm görkemiyle karşıma çıkışı, unutamayacağım anlardan biriydi. Bu kapıdan geçtikten sonra, Antik Yunan mimarisinin en büyük eserlerinden biri kabul edilen Parthenon, bakanda hayranlık uyandıran bir şaheser olarak karşımda yükseliyordu.

Mitolojide “tanrıların dünyayı seyrettikleri yer” olarak anılan panoramik noktada, dünyayı değil ama  Atina’yı seyreyledik. “Bu tepeden bakmak, tanrıların bakış açısını “bir anlığına” hissetmek gibidir” derler. Buradayken, Yunan tanrılarının neden hep yüksek dağları ve tepeleri mesken edindiklerini daha iyi anlıyor insan.

Tanrılar diyarında gezinirken,  Atina Kralı Erechtheus adına inşa edilen Erechtheion’un önündeki zeytin ağacından söz etmeden geçmek olmaz. Bilgelik, sanat ve savaş tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon arasındaki rekabetin simgesi olan ağacın mitolojik hikâyesi çok anlamlı.  Her iki tanrı da şehri himaye etmek ister. Poseidon’un üç dişli mızrağını vurduğu yerden  tuzlu su fışkırırken,  Athena’nın yaldızlı mızrağını değdirdiği yerden bir zeytin ağacı boy verir. Antik Yunan halkı, ekonomilerinin temelini oluşturacak zeytini daha değerli bir adak olarak gördüğü için, koruyucu tanrı olarak Athena’yı seçer ve şehre Atina adını verir. Zeus; kardeşi ve kızı arasındaki bu rekabete tapınağın çatısına indirdiği bir şimşekle son noktayı koyar. Sonuçta, Erechtheion Tapınağı’nın çatısı altında hem Athena’ya hem de Poseidon’a tapınılması, Yunan halkının denizlerden de vazgeçemediğini gösterir. Güzel bir hikâye…

Madem hikâye anlatıyoruz Athena’ya hizmet eden Karyatidlerden de söz edelim. Mimarlıkta sütun işlevi gören bu kadın heykellerinin en ünlüleri Erechtheion’dakiler… Tapınağın sundurmasını başlarının üzerinde taşıyan Karyatidler’den biri Londra’ya kaçırılmış ve bugün British Museum’da sergilenmekte. Tapınaktaki Karyatidler replika, orijinal beş Karyatid ise Akropolis Müzesi’nde sergileniyor. Rivayete göre bu beş Karyatid, kendilerinden koparılan kız kardeşleri için hâlâ ağlıyormuş.

Atina gezimizin büyük kısmı Akropolis’te geçti.  Akşamları yorgunluğumuzu atmak için gittiğimiz restoranlar da yine Akropolis manzaralıydı. Bu kez, onun içinde değil, karşısındaydık. Işıklar yanıyordu ama Tanrılar diyarı, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Binlerce yıldır ayakta duran bu taşlar; insanlığın bin bir yüzünü görmüş; savaşlara, barışlara, sevince ve kedere tanıklık etmişti.

Atina, iki günde anlaşılacak, gezilecek bir şehir olmasa da, şehrin kalbinin attığı Monastiraki’de antik kalıntıların, Osmanlı’dan kalmış camilerin sessizliğini bozan meydanın cıvıltısını işittim. Plaka sokaklarındaki bir müzik  dükkânında, müziğin birleştirici dilini bir kez daha hissettim. Begonvilli Lisiou Sokağı’nın sonundaki Mnisikleous Merdivenleri’ni tırmanıp Akropolis manzaralı bir terasta akşamın şenliğinden nasibimi aldım. Psirri’nin renkli gecelerine tanık oldum. Dillerimiz benzemese de yemeklerimiz, müziğimiz, sıcakkanlılığımız benziyordu… Akdenizliydik. Akdeniz kadar coşkulu, Akdeniz kadar sıcaktık.

Atina’nın ışıltılı caddelerini de gördüm, gölgede kalan yüzünü de… Nasıl ki ayın karanlık bir yüzü varsa şehirlerin de parlak vitrinlerinin ardında saklı bir yüzü var. Orada evsizler, yoksullar, göçmenler yaşam mücadelesi veriyor. Atina’nın bu yüzünü, elbette kısa sürede görmek mümkün değildi, ama yine de sokaklarda karşılaştıklarım, bu şehrin de bir arka yüzü olduğunu anlamama yetti.

Gökyüzünün sonsuz maviliğinde Girit’e doğru yol alırken, Ege’ye bir kez daha baktım O deniz, kimileri için sınır, kimileri için hasret, kimileri için umut olmuştu. İşte o an, hasretini yeşil bir şişeye koyup Ege’ye emanet eden Giritli Mehmet Efendi’yi düşündüm yine. Ege’nin bir kıyısından diğerine uzanan hasreti, umudu ve bekleyişi…

Ve kesinlikle anladım  ki  Ege, iki yakasıyla birlikte güzel…

Çünkü insan, karşı kıyıyı gördüğünde kendi kıyısını daha iyi kavrıyor.


[1] https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/658/Eleftherios-Kyriakos-Venizelos-(1864-1936)

[2] “Sayın Başkan, Yaklaşık yedi yüzyıl boyunca Ortadoğu’nun tamamı ve Orta Avrupa’nın çoğu kanlı savaşlara sahne oldu. Bunların ana sebebi Osmanlı İmparatorluğu ve Sultanların otoriter rejimiydi. Hıristiyan halkların köleleştirilmesi, Hilal’e karşı Haç’ın dinsel savaşı ve bağımsızlık arayışındaki tüm bu halkların peş peşe ayaklanması, Osmanlı İmparatorluğu Sultanların bıraktığı izleri koruduğu sürece kalıcı bir tehlike kaynağı olarak kalacaktı. 1922 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal hareketinin rakiplerine galip gelmesi bu istikrarsızlık ve hoşgörüsüzlük durumuna son verdi. Nitekim, bir ulusun hayatında kısa sürede bu kadar köklü değişimin olması nadiren gerçekleşen bir durumdur. Hukuk ve din kavramlarının karıştırıldığı teokratik bir rejim altında yaşayan bu yıkılmaya yüz tutmuş imparatorluk, enerjik ve hayat dolu bir modern ulus devlete dönüşmüştür. Büyük reformcu Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine, padişahların otoriter yönetimi devrilmiş ve Türk devleti gerçekten laikleşmiştir. Tüm ulus, uygar halkların önderliğine katılma arzusuyla yüzünü gelişime dönmüştür. Barışın yerleşmesi konusundaki bu çaba Türkiye’deki yeni ulus-devlete mevcut şeklini veren tüm bu iç reformlarla ilerledi. Nitekim Türkiye, diğer etnik grupların yaşadığı illerin kaybını dürüstçe kabul etmekte tereddüt etmedi ve Antlaşmalarla tanımlanan ulusal ve siyasi sınırlarından memnun bir şekilde Yakın Doğu’da bir  barış dayanağı oldu. Yüzyıllar boyunca kanlı mücadelelerimizi Türkiye ile sürekli bir rekabet halinde getiren biz Yunanlılar, bu köklü değişimin sonuçlarını eski Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olan bu ülkede ilk kez hissetme fırsatına sahip olduk. Küçük Asya Felaketinin ertesi gününden itibaren savaştan ulus devlet olarak ortaya çıkmış ve yeniden doğmuş Türkiye ile uzlaşma ihtimalini görüp ona elimizi uzattık ve o da içtenlikle kabul etti. En ciddi farklılıklarla ayrılmış halklar arasında bile uzlaşma olasılığına örnek olabilecek bu yaklaşım samimi bir barış arzusuyla yoğrulduğunda hem iki ülke arasında hem Yakın Doğu’da barışın tesisi için iyi sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Barışa bu değerli katkıyı sağlayan kişi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dan başkası değildir. Bu nedenle, 1930 yılında barış yolunda Ortadoğu’da yeni bir döneme işaret Türk-Yunan Dostluk Antlaşmasının imzalandığı sırada Yunan Hükümeti’nin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’yı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterme onuruna sahip oldum. En derin saygılarımla. E. K. Venizelos”.

[3] Arapçada geniş dökümlü kadın etekliği anlamındaki  “fustān” sözcüğünden dilimize “fistan” olarak geçen bu sözcükle, Yunanistan’da “pileli etek” anlamında kullanılan   “fustanella” sözcüğünün akraba olduklarını söylemek mümkün bence.

ATİNA GEZİSİNDEN KALANLAR…

Oğlum ve eşimle girdiğimiz bu restoranda yediğimiz gösterişsiz salata, hayatımda yediğim en lezzetli marul salatasıydı diyebilirim.Karides, hamsi, somon ve levrek de çok lezzetliydi.

Curalar, sazlar ve diğer enstrümanlarla bir müzik dükkânı…

Ne kadar tanıdık, değil mi?

Akropolis’in eteğinde, o ünlü merdivenlerin sonundaki bir restoranın çatısındayız. Çoğu zaman yalnızlığımı koyulaştıran akşam saatleri bu kez mutluluğumun tanığı…

Ve sokaklar…

Zamana direnen jetonlu telefonlar

Onlar da nazara inanıyor sanırım))

Onların da kafası kafası karışık… Sokaklar, trafik, bunun göstergesi…

İşte bir cami…

Monistiraki Meydanı

Akropolis’in dik yamaçlarına tırmanmadan önce kısa bir mola…

Tanrıların yeryüzünü seyrettiği yerden…

GİRİT’E DOĞRU…

2 comments

  1. Sadece gezi yazısı değil, tarih, mitoloji ve kültür bilgisinin en güzel harman sayfası olmuş. Kutlarım.

Yorum bırakın